GEBELİK-DOĞUM-SEZARYEN ve KOMPLİKASYONLARI 6

En son güncellendiği tarih: 14 May 2019

  1. Gebelik ve Myom

  2. Kan Uyuşmazlığı

  3. İleri Yaş Gebelikleri

  4. Normal Doğum ve Sezaryen



Gebelik ve Myom




Miyomlar Rahim düz kas dokusundan kaynaklanan ve "iyi huylu" olarak kabul edilen urlardır. Kadınlarda oldukça sık olarak (20-25) görülürler ve bu nedenle de gebelik döneminde de doğal olarak sıkça rastlanırlar. Genellikle yuvarlak pembemsi renktedirler ve rahim içinde her yerde bulunabilirler. Sıklıkla bir tane olmalarına karşın daha fazla sayıda da olabilirler.

Anne adayının yaşı ilerledikçe gebelikte miyom görülme olasılığı da artar. Miyomlar rahim iç tabakasıyla komşu olabilirler ve rahim iç boşluğuna doğru büyüebilirler(submüköz denilen tip), veya rahim kası içinde yerleşmiş olabilir (intramural adı verilen tip), ya da rahimin dışına doğru yerleşmiş ve büyümüş olabilirler (subseröz adı verilen tip).

Myomlar yerleşimyerine ve büyüklüğüne göre kadının gebe kalmasını ya da gebe kaldıktan sonra rahimin gebeliği son döneme kadar taşımasını zorlaştırabilirler.

Örneğin rahimden çıkan tüpleri tıkayarak spermin ve yumurtanın geçişini güçleştirebilir ya da rahim iç zarının düzenini bozarak döllenmiş yumurtanın rahime yerleşmesini engelleyebilir.

Myom büyümeye devam ettikçe üzerindeki tabaka gerilir ve kanlanması bozulur. Bu durumda gebelik ürününün rahimde yerleşse bile yeterli derecede kanlanması mümkün olmaz ve gebelik düşükle sonuçlanabilir.

Gebelik oluştuktan sonra gebelik ürününü bekleyen diğer bir problem de myom nedeni ile bebeğe yeteri kadar büyüyecek yer kalmamasıdır. Bu durumda ise erken doğum riskinin belirgin olarak arttığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla miyomu olduğu bilinen bir anne adayının daha yakın takibi gerekir

Myom tanısı gebelik öncesi dönemde yapılan jinekolojik bir muayenede konulabileceği gibi gebelikte erken dönemde yapılan değerlendirmede de konur.

Miyomların gebelikte ortaya çıkardığı riskler nelerdir?

Gebelikte miyomların ortaya çıkardığı riskler genel anlamda miyomun rahim içersinde yerleştiği yere ve miyomun boyut ve sayısına bağlıdır.

Özellikle submüköz veya intramural yerleşimli olanlar tekrarlayan düşüklere, erken doğum tehdidine, bebeğin normal yerleşimi olan başaşağı dışında anormal bir pozisyonda yerleşmesine, plasentanın (çocuğun eşi) erken ayrılmasına (ablasyo), rahimin kasılmasını engelleyerek doğum sonrası aşırı kanamaya da neden olabilirler.

Yukarıda sayılan durumların çoğu sezaryan ile doğum gerektirdiğinden miyomu olan anne adaylarında sezaryanla doğum olasılığı artar.

Miyomlar östrojen hormonuna bağlı olarak gelişme gösterdiklerinden gebelikte artan östrojen salgısının etkisiyle genellikle büyümeye eğilimlidirler. Özellikle ilk tanı konuduğunda 6 cm. ve daha büyük olan miyomlar gebelikte daha çok büyüme eğilimi gösterirler.

Bazen hızlı büyüme neticesinde miyom yeterince beslenemediğinden dolaşımı aksar ve miyomda dejenerasyon ("bozulma") denen durum ortaya çıkar. Bu durum kendini karında ve özellikle de miyomun bulunduğu bölgede ağrı şeklinde belli eder. Bu ağrı bazı durumlarda apandisit, plasentanın erken ayrılması ve erken doğum tehdidi gibi durumlarla karışabilir.

Miyomda dejenerasyon en sık 20-22. haftalar arasında görülür ve doğum eyleminin başlamasına neden olabilir.

Gebelik öncesinde miyom tanısı konması durumunda ne yapılır?

Gebelik döneminde en sık sorun yaratan miyomlar submüköz adı verilen rahimin içersine doğru büyümüş olanlar olduğundan bu tür miyomlar saptandıklarında genellikle gebe kalınmadan cerrahi yolla çıkarılması tercih edilir. Bunun için histeroskopi (vajinadan ulaşım) ya da açık cerrahi (karın yolundan ulaşım) teknik uygulanabilir.

İntramural ya da subseröz olanlar arasından ise özellikle kanama ve diğer ciddi belirtilere neden olanlar ve büyük çaplı olanlar mümkünse gebelik öncesinde çıkarılmalıdır.

Miyom çıkarılması için uygulanan operasyonlar ameliyat sonrası yapışıklık ve buna bağlı olarak da tüplerde tıkanıklığa yol açabileceklerinden gebelik öncesi dönemde miyom operasyonu yapma kararı verilirken çok dikkatli olunmalıdır.

Daha önceki bir gebelikte miyoma bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülen bir durumun varlığında (önceki gebelikte başka nedene bağlanamayan erken doğum, plasentanın erken ayrılması gibi), yeni bir gebelik öncesinde miyomun çıkarılması uygundur.

Gebelikte miyom tanısı konduğunda ne yapılır?

Gebelik döneminde miyom tanısı konmuş anne adayları tüm gebelik boyunca daha yakından takip edilir. Miyomu olan anne adayının her karın ağrısı şikayetini mutlaka doktoruna bildirmesi gerekir. Miyoma bağlı oluşabilecek istenmeyen durumların bebek ve anne adayına zarar vermemesi için anne adayının bu konuda duyarlı olması önemlidir.

Gebelikte miyoma bağlı olarak oluşan en sık istenmeyen durum dejenerasyon ("bozulma") ve buna bağlı olarak oluşan ağrıdır. Bu, yaklaşık %10 oranında gözlenir. Diğer ağrı nedenleri (apandisit, plasentanın erken ayrılması (ablasyo), erken doğum tehdidi gibi) de araştırıldıktan sonra, dejenerasyona bağlı olduğu düşünülen ağrı, ağrı kesicilerle tedavi edilir.

Devam eden bir gebelikte miyom çıkarma operasyonları çok ender olarak uygulanırlar.

Myom ile gebeliğin bir arada bulunduğu durumlarda bir diğer sorun da myom nedeni ile doğum esnasında rahimin yeteri kadar kasılamamasıdır. Bebek doğum kanalına uygun şekilde giremez ve bu tür hastalarda büyük olasılıkla sezaryen gerekir. Doğum kanalını tıkayan myom varlığında ise sezaryen tek doğum şeklidir. Doğumdan sonra ise rahim kasılmalarının etkisiz olması nedeni ile fazla miktarda kanama da görülebilir.

Sezaryan operasyonu esnasında miyom çıkarılması çok küçük ve dışa doğru büyümüş saplı myomların dışında aşırı kanamaya neden olabileceğinden genelde tercih edilmez.

Daha önceden miyom operasyonu geçirmiş tüm anne adaylarında özellikle çok şiddetli ağrı ve diğer bulguların varlığında nadir bir olasılık olsa da uterus rüptürü (rahimin yırtılması) da ayırıcı tanıda düşünülmelidir.

Daha önce miyomektomi operasyonu (miyom çıkarılması) geçirmiş anne adaylarında doğum şekli nasıl olmalıdır?

Operasyon esnasında rahimin tabakası hasar gördüğünden normal doğumda oluşan rahim kasılmalarında yırtılma riski söz konusu olabileceğinden çok büyük çoğunlukla sezaryan ile doğum tercih edilir.

Bazen anne adayı normal doğum yapabilir, ancak rahimde yırtılma düşündüren en ufak bir bulguda bile sezaryana dönülebileceğini bilmelidir.




Kan uyuşmazlığı


“Kan uyuşmazlığı" aslında karı koca arasında olmasına karşın, gebelik döneminde karnındaki bebeği için problem yaratabilen bir durumdur.

Hangi kan grupları arasında ve nasıl bir uyuşmazlık olduğundan bahsetmeden önce kan gruplarını tanımlamak gerekir. Kanımızda oksijen taşımakla görevli alyuvarlarda bulunan yüzey proteinleri klasik olarak dört ana kan grupta toplanabilirler "A", "B", "AB" ve "O" grubu .. Bir de "Rh" grubu söz konusudur. Birey, "D" proteinine sahipse Rh pozitif (+), değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir.

Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta ( çocuğun eşi) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besi öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir. Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise genellikle ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz.

Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, "D" proteini ile tanışır ve ona karşı antikor adı verilen bağışıklık silahları geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister.

Kırmızı kan hücrelerinin üzerindeki D proteinini yok etmek üzere ürettiği antikorları kullanarak bunu yapar.

Bu işlem tamamlandığında geriye "anti-D antikorları" adı verilen savaşçı maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır.

İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar ve anne karnındayken bebeğin kan hücreleri (kırmızı kan hücreleri) yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde "bilirubin" adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir.

Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir.

Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa uğrar, hatta ana rahimdeyken ölebilir.

Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun işte asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır.

Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki "bilirubin" bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan "bilirubin" göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir.

Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir. Yenidoğan sarılığı olan bebeklerde sarı boyar madde "bilirubin"i vücuttan daha kolay uzaklaştırmak için belli bir dalga boyundaki ultra viyole (kızıl berisi) ışınları kullanılmaktadır.

Bebeklerin uygun sıcaklık ortamı sağlayan küvöz ya da yataklarda ultra viyole ışığıyla tedavisine "fototerapi" denir. Yeterli olmadığında bebeğim göbek kordonundan takılan bir sistemle, uygun bir Rh (-) kanla "kan değişimi" işlemi gerçekleştirilerek yaşamsal tehlike atlatılır. Geç kalınan durumlarda araz kalması olasıdır. Körlük, şaşılık, sağırlık, felç gibi ..

Dolayısıyla Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması mutlaka gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana kocası da Rh (+) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır.

Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: "Anti-D İmmun Globulin". Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kalçadan iğne şeklinde yapılmalıdır.

"Anti-D İmmun Globulin" kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi rmızı hücreleri üzerindeki D antijenlerini henüz tanımadan işlem tamamlanır. Bir süre sonra "Anti-D İmmun Globulin" doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi "antikor" geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı.

Pasif olarak verilmiş olan "Anti-D" için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan "Anti-D İmmun Globulin" bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz.

Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur.

Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de "kan grupları" arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin "O" bebeğin "A", "B" veya "AB" olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır.

Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır.

Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir.

Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh'ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de "O" grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka "O" grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne "O", baba "A" ise çocuk "O" veya "A"; anne "O", baba "B" ise çocuk "O" veya "B"; anne "O" baba "AB" ise çocuk "A" veya "B" olur ama "O" veya "AB" olamaz. Annenin "A" ya da "B" olduğu, çocuğun "B" ya da "A" olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir.

Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için gebelikte sağlıklı ve düzenli izlem ön koşuldur. Anne baba adayları, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı arasında işbirliği bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Uygun bir gebelik yönetimi ve doğuma uzman gözetiminde hazırlık, kan uyuşmazlığı gibi yaşamsal bir sorunun bile kolaylıkla halledilmesini sağlayacaktır.




İleri Yaş Gebelikleri




Günümüzde kadınlar tarafından evlilik ve annelik yaşı sürekli olarak ileriye ertelenmektedir.

Bu ertelemenin nedenleri arasında öncelikle mesleki kariyerini sağlamlaştırmak, maddi güvenceyi sağlama kaygısı veya psikolojik olarak anneliğe hazır olmaya çalışmak sayılabilir.

Ayrıca yaşanan teknolojik gelişmeler sonucu yardımcı üreme teknikleri (mikroenjeksiyon-tüp bebek) ile hamile kalan kadın sayısında büyük bir artış vardır.

Yıllarca hamile kalamamış pek çok kadın bu yolla gebe olmanın mutluluğunu yaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da ileri yaş gebelikleri günümüzde daha çok görülmektedir.

Önemli olan konu ise, kadının, sağlıklı bir gebelik ve gebe kalma potansiyeli üzerine, yaşın etkili olduğunun farkında olmasıdır. Bir kadın için fizyolojik anlamda en uygun doğurganlık yaşı 20-30 yaşlar arasıdır.

Anne adaylarının 35 yaş ve üzeri olması durumuna İleri Anne Yaşı denir. Bu tip gebelikler riskli gebelikler grubundan kabul edilip daha yakından ve özel bir takip gerektirir.

Aslında 35 yaş sınırı, tamamen istatistiki verilerden yola çıkarak saptanmıştır. Yani 35 yaş ve üzerindeki gebeliklerde anne adayları, daha fazla komplikasyon riski ile karşı karşıyadır ve anne yaşı arttıkça risk artmaktadır.

Bu yaş elbette kesin bir sınır olmayıp, giderek artan bir risk artışını ifade etmektedir.

Öncelikle gebe kalabilme konusunu ele alırsak; yaşın ilerlemesi gebelik oluşması için kesin bir engel değildir fakat yaş ilerledikçe gebelik elde edilene değin geçen süre uzar. Otuz yaş altında herhangi bir ayda gebe kalabilme şansı % 20 iken, 40 yaş üzerinde bu şans yalnızca % 5 olarak bildirilmiştir.

Bir başka deyişle; 25 yaşındaki bir kadın genellikle birkaç ay içinde gebe kalabilirken, 35 yaşı üzerindeki normal kadınlarda bu süre 6 aydan daha uzun sürebilir. Düşük yapma riski de benzer şekilde yaşla birlikte artmaktadır.

Tüp bebek gibi ileri ileri düzey kısırlık tedavilerinde dahi 40 yaş üzerinde gebe kalma şansı azalırken, düşük yapma ve anomalili bebek riski artmaktadır.

Yaşlanan kadın ile birlikte "yumurta kalitesi" düşer, bu da sperm tarafından döllenme kabiliyetlerinin azalmasına neden olur. Bu yumurtaların döllenmesi durumunda genetik bozukluklar açısından daha fazla risk söz konusudur. Örneğin, Down Sendromu (21. kromozomun iki yerine üç tane olması, mongol bebek) yaşlı kadınların çocuklarında daha sık görülür.

Yaş ilerledikçe gebelik elde edilmesini zorlaştıran nedenler;

Yumurtalıkların yaşlanması

Kız çocuklar doğduklarında yumurtalıklarında yaklaşık 400.000 adet yumurta bulunur. Doğumdan sonra yumurta üretimi olmaz ve kadının yaşı ilerledikçe yumurtalar da geriye dönüşsüz olarak azalır ve de yaşlanır. . Döllenme oranında azalma

yaş ilerledikçe yumurtanın sperm ile döllenebilme ve döllendikten sonra iyi kalitede bir embryo oluşturma şansı azalır. Elde edilen gebeliklerin düşükle sonlanma ihtimali de artar.

Rahim iç zarının döllenen yumurtayı tutma yeteneğinin azalması

İlerleyen yaş ile endometriumun (rahmin iç tabakasının) döllenen yumurtayı tutma yeteneğini azalır ve dolayısıyla gebelik şansı düşer

Endometriozis hastalığı ve myomların görülme sıklığının artması

yaş ilerledikçe karın içine kanamalar yaparak infertiliteye neden olan endometriozis hastalığı ve rahim içinde yer kaplayan myomlar daha sık görülür.

Ayrıca kırk yaşına gelene kadar bir çok kadının başından doğurganlığını etkileyebilecek, kadınlık organları ile ilgili tüpleri tıkayabilen iltahaplar, dış gebelik, appendisit, endometriosis ya da değişik nedenlere bağlı cerrahi müdahaleler geçebilmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki üreme sağlığı açısından kadınların biyolojik yaşı kronolojik yaşından daha önemlidir. Bazen 45 yaşındaki bir kadın düzenli olarak yumurta üretirken çok daha genç olan bir kadın erken olarak menopoz dönemine girmiş olabilir.

Otuzbeş yaşın üzerindeki evli çiftler düzenli ilişki kurmalarına rağmen gebe kalamadıkları taktirde hekime başvurmak için altı aydan daha fazla beklememelidirler.

Elbette yaşlanma yalnızca kadınları etkilemez. Erkeklerde ise, kadınlardaki gibi bir menopoz olmamakla birlikte, seksüel fonksiyonlarda azalma ve gebelik oluşturma kabiliyetinde yaşlanma ile birlikte değişiklikler meydana gelir.

Sıklıkla yaşlanma ile birlikte erkeklik hormonu olan testosteron düzeylerinde hafif bir azalma meydana gelir ve bu cinsel isteğin (libidonun) azalmasına da neden olabilir.

Yine erkeklerde gösterilmiştir ki yaşlanma ile birlikte testisler de bir miktar küçülür ve yumuşar. Sperm şekli ve hareketliliği de yıllar içersinde az da olsa kötüleşme eğilimindedir.

Bu değişikliklere rağmen erkekler için çocuk sahibi olabileceği maksimum bir yaş sınırı yoktur.!

 İleri yaştaki bir kadın gebe kalmaya karar verirse;

öncelikle gebelik meydana geldiğinde oluşabilecek tıbbi problemler olup olmadığı araştırılmalıdır. Örneğin hipertansiyon ya da şeker hastalığı gibi durumlar gebelik sürecinde sıkıntı yaratabilir.

Gebe kalma potansiyelini değerlendirmek üzere adetin 2-4 günlerinde yapılan FSH ve östradiol (E2) ölçümleri ve ultrason ile yumurtalıkların görünümünün değerlendirilmesi önemli bilgiler sağlar.

İleri yaş grubundaki kadınların bilmeleri gereken önemli bir konu da genetik problemi bulunan bebek taşıma şanslarının genç yaştaki kadınlara göre daha fazla olduğudur.

Gebe kaldıklarında, amniosentez veya koryon villus örneklemesi gibi girişimlerle bu durumu ortaya koymak mümkündür.

Etkili tedaviye (aşılama ve tüp bebek gibi)rağmen sonuç alınamayan yaşlı infertil kadınlar için yurt dışındaki bazı merkezlerden genç kadın yumurtalarının satın alınması yani yumurta bağışı (donasyon) düşünülebilir. Ancak yasalarımız buna imkan vermediğinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde bu işlem yapılmamaktadır.

İleri anne yaşına sahip gebeler hamilelik süresince de pek çok sıkıntı ile baş etmek zorunda kalabilirler.

Örneğin gebelikte ciddi bir sorun olan tansiyon yükselmesi (hipertansiyon), gebelik şekeri, erken doğum, anne karnında bebek kaybı, peripartum kardiyomyopati (doğum öncesi ve sonrası dönemde gelişebilen kalp yetmezliği ), doğum sonrası kanamalar , plasental anormallikler, erken doğum, ölü doğum gibi istenmeyen olaylar da daha sık yaşanmaktadır.

Anne yaşının artmasıyla gebelikte diğer sistemik hastalıklar olma şansı da artmaktadır.

Ama tüm bunlar anne adayını korkutmamalıdır. Tecrübeli Hekimler tarafından dikkatli bir takip ve yerinde müdaheleler ile bu riskler minimal düzeye indirilebilir.!

Bebeği bekleyen riskler var mıdır?

İleri yaşta anne olmak sadece hamileler açısından değil bebekler açısından da risk taşıyabilir.

Daha önce de bahsedildiği gibi 35 yaşın üzerinde oluşan gebeliklerde ortaya çıkan önemi sorunlardan birisi artmış kromozom anormalliği olasılığıdır. Bunlar arasında Down sendromu (mongolizm) önemli bir yer tutar.

Annede oluşan gebeliğe bağlı hastalıklar, gebeliğe bağlı hipertansiyon, şeker hastalığı ve plasental anormallikler nedeniyle bebeğin erken doğurtulduğu durumlarda bebek erken doğumdan kaynaklanan tehlikelere maruz kalmaktadır.”

Sonuç olarak bilinmelidir ki kadınlar açısından gebelik yaşı ertelendikçe kısırlık problemleri yaşanmakta, gebelik süreci zorlaşmakta, gebelik ve doğumun komplikasyonları artmaktadır.




Normal Dogum ve Sezeryan




Normal ve zamanında doğum 37 haftayı doldurmuş bebeğin vajinal yoldan annenin kendiliğinden oluşan ağrılarıyla rahim dışına çıkması olarak tanımlanır.

Aslında yaklaşık 24 haftalık bir gebelik sürecinden sonra her bebeğin rahim dışına çıkması doğum olarak tanımlanır. 37 haftadan daha önce gerçekleşen doğumlara erken doğum adı verilir. Eğer bebek 24 haftadan önce doğmuşsa, rahim dışında yaşama yeteneğini henüz kazanmamış olduğu için bu durum düşük olarak adlandırılır. Ancak günümüzde gelişen tıp ve teknoloji sayesinde çok erken haftalarda doğan bebeklerin de yaşama olasılığı artmıştır.

Normal doğumda, bebek doğduktan en geç yarım saat sonra bebeğin ekleri olan plasenta ve zarların da kendiliğinden rahimden dışarı çıkması gerekir. Normal bir doğumda yaklaşık 300-500 ml kadar kan kaybı olur. Doğum için geçen süre ise normalde 24 saatten daha azdır.

Sağlıklı bir doğum eylemi aslında düşünüldüğü kadar güç olmayan fizyolojik ve doğal bir olaydır.

Ve belki de herşeyden önemlisi, DOĞUM bir kadının yaşantısında eşi benzeri olmayan ve asla unutulmayacak bir ANI olarak kalacaktır..

Doğumda neler oluyor ? Doğum, ana rahminin ardı ardına gelen istemsiz kasılmaları ile başlayan ve bebeğin anne vücudunun dışına çıkması ile sonuçlanan bir olaydır. Dokuz ay boyunca sakin sakin duran rahim kasının gebelik süresinin sonunda hangi sinyallerden etkilenerek kasılmaya başladığı, yani doğumun başlamasına yol açan faktörlerin neler olduğu aslında halen tam olarak bilinmemektedir.

Doğum Aşamaları

Doğum en başta belli belirsiz kasılmalar ile başlar. Adele kasılmaları yukarıdan aşağıya doğru dalgalanmalar şeklinde oluşurlar ve bebeği rahim ağzına doğru iterler. Bebeğin içerisinde bulunduğu su kesesi (Amniyon kesesi) doğumun herhangi bir aşamasında kendiliğinden yırtılabilir ya da hekim tarafından doğumu hızlandırmak için tıbbi müdahale ile açılır. Sıvı kesesi doğum ağrıları başlamadan daha önce açılırsa doğumu başlatma sinyaline neden olabilir. Doğumun başladığının bir başka göstergesi de rahim ağzındaki tıkacın vajinadan atılmasıdır. Gerek kesenin açılarak sıvının gelmesi, gerekse de rahim ağzı tıkacının atılması doğumun başladığının göstergesidirler.

Doğum olayını iç içe geçmiş 3 aşamada incelemek mümkündür:

Doğumun birinci evresi;

Düzenli rahim kasılmalarının oluşmaya başladığı dönemdir. Bu kasılmalar başta 10-15 dakikada bir oluşurken gitgide sıklaşır ve ağrıların şiddeti de artmaya başlar. Kasılmalar her 2-3 dakikada bir olmaya ve ortalama 45-60 saniye kadar sürmeye başladığı zaman rahim ağzı da açılmaya ve bebek de doğum kanalında ilerlemeye başlamıştır. Birinci evre ilk doğumda ortalama 12-14 saat sürer, sonraki doğumlarda ise bu süre kısalır. Gebeler için en ağrılı ve zor olabilecek dönem bu dönemdir, ancak rahim ağzı 2-3 cm kadar açıldığında uygulanacak olan epidural anestezi (belden uyuşturma) yani ağrısız doğum ile bu dönem çok konforlu bir biçimde geçirilebilir.

Doğumun ikinci evresi;

Bebeğin rahim içersinden dünyaya çıkışıdır yani gerçek doğumdur. Bunun için rahim ağzının tam olarak (yaklaşık 10 cm) açılması gereklidir. Süresi daha önce doğurmuş kadınlarda birkaç dakika olabileceği gibi birkaç saate kadar uzayabilir. Eğer birinci evrede su kesesi açilmamışsa bu dönemde açılır.

Bu evrede ıkınma tekniği:

Ağrının en güçlü olduğu sırada anne adayı derin bir nefes alarak bu havayı dışarı vermeden ağzını kapatarak kuvvetle ıkınır. Ikınırken, çeneyi göğse dayayarak tüm gücüyle makatına doğru ıkınarak bebeği iter. Ikınma ağrı boyunca devam etmeli, ağrı geçince ıkınmamalı ve gevşemeli ve bir dahaki ağrıya kadar enerji toplamalıdır. Bebeğin başı doğarken gebeye ıkınmaması söylenir, ancak ıkınma hissi devam etmektedir. Ikınmayı önlemek için ağız açılarak kuvvetli bir şekilde kısa nefesler alıp verilir. Bu arada doktor bebeğin başının kontrollü bir şekilde anneden çıkmasını ve gereksiz yırtıklar oluşmamasını sağlar.

Bebeğin başı doğduğunda rahat nefes alabilmesi için hekim ya da hemşire bebeğin ağzını ve burnunu siler. Bebek başı doğduğunda genellikle yüzü yere doğrudur. Omuzların doğabilmesi için başını annenin sağ ya da sol bacağına doğru çevirir.

Bu dönüşten sonra doktor bebeğin başından tutup hafifçe çekerek bir omzunu, sonra diğer omzunu çıkarır ve vücudunun tamamen doğmasını sağlar

Doğumların yaklaşık % 95'inde bebek başla gelir, kalanların büyük kısmında ise makat gelişi vardır.

Günümüzde ilk doğum makat ise bebeğin normal doğumla doğmasına izin verilmemektedir. Çünkü bebeğin vücudunda en iri ve sert olan kısmın yani başın rahat doğacağının garantisi olmadığından, bunun çocuğun vücudu çıktıktan sonra farkedilmesi yani başın takılması çocuğun zarar görmesine yol açabilir ve bir trajedi yaşanabilir. Dolayısıyla makat doğumlarda özellikle ilk doğumsa mutlaka sezeryan yapılmalıdır. Daha önce doğum yapmış kadınlarda da makat gelişte baş takılma ihtimali az da olsa olabileceğinden makat gelişlerin pek çoğunda yine sezeryan tercih edilmektedir.

Bebek doğduğunda halen göbek kordonu ile anneye bağlı durumdadır. Doğumdan hemen sonra kordon hem anne, hem de bebek tarafından bağlanır ve ortadan kesilir. Bebek artık bağımsız birey olarak dünyadaki yerini alır..

Doğumun üçüncü evresi;

Genellikle bebeğin çıkışından hemen sonra başlar ve yaklaşık 10-30 dakika kadar sürer. Çocuğu ana rahminde besleyen organ olan plasentanın ve bebeğin içinde bulunduğu zarların çıkması ile tamamlanır. Plasenta çıktıktan sonra tam olup olmadığı kontrol edilir. Bu dönemdeki kasılmalar aynı zamanda plasentanın rahim duvarından ayrılması ile açılan kan damarlarının kapanmasına ve annenin daha fazla kan kaybetmesine de engel olur. Genellikle sorunsuz ve ağrısız olarak tamamlanan bir dönemdir.

Bu evrenin tamamlanmasıyla rahim ağzında ve dış kısımda yırtık olup olmadığı, kanama olup olmadığı kontrol edilir. Son olarak da hekim eğer, bebeğin çıkışını kolaylaştırmak ve düzensiz yırtıkları önlemek için epizyotomi denen kesiyi gerçekleştirdiyse bunu dikerek tamir eder ve anneyi dinlenmek üzere yatağına alır. Genellikle ilk doğumların tamamına yakınında epizyotomi açılır ve dikilir.

Doğumda dikiş gerekli mi

Normal doğum esnasında hem bebeğin çıkışını kolaylaştırmak hem de annenin vajina ve dış kısımda oluşabilecek kontrolsüz yırtılmaları önlemek için hekim tarafından bir kesi yapılmaktadır. Buna tıp dilinde epizyotomi adı verilir.

Epizyotomi açılmadığı durumlarda özellikle ilk doğumda muhtemelen yırtıklar meydana gelir. Oluşan bu yırtıkların büyüklüğü baş çıkarken doktor tarafından uygulanan koruma tekniğine, anne adayının yapısal özelliklerine ve bebeğin başının büyüklüğüne göre değişir. Genelde yüzeyel yırtıkların oluşmasına karşın bazen istenmeyen şekilde anüse ve hatta kalın barsağa kadar uzanan yırtıklar da oluşabilir.

Ayrıca yırtık oluşsun ya da oluşmasın bebeğin başının çıkışıyla bağdokusundaki zorlanma ve gevşemeleri önlemek amacıyla bu kesinin yapılması faydalıdır. Böylelikle uzun dönemde oluşabilecek rahim ve idrar kesesi sarkmaları, vajinada gevşemeler de kısmen önlenmiş olur.

Solak olmayan doktorlar genellikle bu kesiyi hastanın sağ tarafına doğru bazı hekimlerse orta hattan yaparlar. Bebek ve plasentanın çıkışından sonra ise bu kesi itinalı bir şekilde anatomiye uygun olarak hekim tarafından dikilir.

Genelde kesi lokal anestezi altında ya da epidural anestezi ile yapılır. Dolayısıyla kesi ve dikim anında anne ağrı hissetmez.

Epizyotomi iyileşmesi sonrasında kesi usulüne uygun dikildiğinde ve anne tarafından doktorun önerdiği şekilde bakımı yapıldığında bölgede kesi hattı boyunca çizgi şeklinde çok küçük bir iz kalır.

Epizyotominin dikilmesi sonrasında en sık görülen yakınma birkaç gün süren ağrıdır. Ancak bu ağrı çok şiddetli değildir ve genellikle ağrı kesicilerle giderilebilir.

Dikiş iplikleri kendiliğinden eriyen tipde olduğundan alınmaları gerekmez. Temiz tutulduğunda kesik yeri bir - iki hafta içinde iyileşir. Burada dikkat edilmesi gereken konu annenin dikişlerin olduğu tarafa ağırlık vererek oturmamasıdır.

Özetle dikişsiz doğum yapmak bir üstünlük ya da bir avantaj değildir. Tam tersine, bu kesi yapılmadığı zaman kontrolsüz yırtıklar olabileceği gibi yırtık oluşmasa bile dokuların ve bağların zorlanması daha şiddetli olabilmekte ve bu da ilerki dönemlerde doku gevşekliklerine daha fazla yol açabilmektedir. Dolayısıyla dikişli doğum kadın açısından belki daha avantajlı olandır.

Ancak ikinci ve üçüncü doğumlarda ve bebeğin de yırtıklara yolmayacak büyüklükte olduğu koşullarda hekim epizyotomi açmayabilir ve dikişsiz doğum gerçekleştirilebilir.

Doğum dikişli ya da dikişsiz olarak gerçekleştirilsin, sonuçta vajinada az ya da çok genişlemeye ve hatta bazen oluşacak yırtıklar nedeniyle istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Nadiren de olsa vajinadaki bu yırtılmalar yeterli şekilde tamir edilmezse sonraki yıllarda cinsel ilişkiden de beklenilen tatmin alınamayabilir. Böyle durumlarda ise genişleyen vajenin tekrar eski durumuna getirilmesi ve daraltılması mümkündür.

Ağrısız Doğum Nedir ?

Doğum yapanlara sorarsanız doğum ağrısı bilinen en berbat ağrılardan birisidir derler...Gerçekten de anlatılan öykülerden ve bir de bazı filmlerdeki doğum ağrısı çeken kadın görüntülerinden etkilenerek olsa gerek; normal doğumdan korkan pek çok kadın vardır.. Hele bir de doğum yapma fikrine psikolojik ve fiziksel olarak hazırlanmayan bir anne adayının ruh halini düşünün..

Aslında ne kadar ağrı duyulacağını doğumu yaşamadan önce tahmin etmek güçtür. Bazı kadınlar dayanabilecek, kontrol edilebilecek düzeyde ağrı duyarken, bazıları da çeşitli ağrı kesme yöntemlerine ihtiyaç duyar.

Nefes alma, rahatlama teknikleri, ılık duş, masaj, destekleyici hemşire bakımı, pozisyon değişiklikleri (ayakta durmak, oturmak, yürümek, sallanmak), doğum topu kullanmak gibi doğum ağrısına yardımcı olan pek çok medikal olmayan yöntemler bulunmaktadır. Ancak bazı kadınlar için tüm bu yöntemler yeterli olmayabilir..

Dolayısıyla bu ağrının, doğum eyleminin fizyolojisini (rahmin kasılması, gebenin ıkınması gibi) etkilemeksizin kısmen veya tamamen giderilmesi çok önemlidir. Bunu sağlayacak aslında birçok medikal yöntem vardır. Bunlar anneye kas veya damar içinden enjeksiyon yoluyla güçlü ağrı kesiciler vermek, doğum anında bebeğin çıktığı bölgeyi uyuşturmak, anneye anestezik gaz solutmak, akupunktur ve hipnoz sayılabilir.

Doğumda verilen ilaçların bebeğe bir zararı var mıdır ?

Narkotik maddelerin (güçlü uyuşturucular) bir diğer yan etkisi de hepsinin plasentayı (çocuğun besin maddeleri ve oksijen aldığı organ) geçip bebeğin dolaşımına katılmasıdır. Bunun sonucu olarak bebekte de bazı etkiler görülebilir.

Örneğin Rahim içinde bebeğin kalp kızı hafif oranda değişebilir. Bu kalp hızındaki değişikliğe bağlı bebeğe bilinen ciddi bir yan etki yoktur.

Bebeğin anneden yavaş olmakla beraber bu ilaçları yıkma kabiliyeti de vardır. Bebek doğduktan sonra hafif uykulu olabilir. Bebekte anneye verilen ilaçların etkisini görme şansı, doğum zamanına göre ilaçların verilmesine bağlı olabilir. Bebeğin ilaçları yıkmak için yeterli zamanı varsa çok az etki görülür. Pek çok doktor anneye ağrı için verilen bu güçlü ağrı kesicilerin bebek açısından güvenli olduğunu düşünmektedir.

Bir de bunlar içinde en çok tercih edilen yöntem vardır ki bu da bir bölgesel anestezi yöntemi olan epidural anestezi dir. Günümüzde ağrısız doğum dendiğinde aslında kastedilen budur.

EPİDURAL ANESTEZİ NEDİR ?

Epidural anestezi, değişik amaçlarla uygulanabilen bölgesel anestezinin bir şeklidir. Bunun için bir anestezist, bel hizasında omurgaların arasına lokal anestezi ilacını verir. Bu yöntem ile o seviyeden omurilikten çıkan sinirler uyuşturularak vücudun alt yarısından ağrı sinyali alınamaz ve doğum ağrılarının kaynaklandığı bölgede de ağrı duyulmaz.

Kateter denilen yumuşak bir plastik borucuk belden yapılan iğnenin içinden ilerletilir ve doğum süresince burada bırakılır. Böylece ağrı kesici gereksinimi oldukça anestezi uzmanı ilaç vererek tüm doğum süresince etkili bir analjezi (ağrı giderilmesi) sağlar.

Anne adayı yan yatar ya da oturur pozisyondayken kateterin takılacağı alan antiseptik solüsyonlar ile temizlendikten sonra steril örtüler ile örtülür. Kateter bel bölgesindeki omurgaların arasından girilerek yerleştirilir.

Epidural anestezi uygulamasının detayları :

Önce bu bölgedeki cildi uyuşturmak için lokal anestezi yapılır. Ardından ince bir iğne ile iki omurga arasından geçilerek epidural zara ulaşılır. Eğer spinal anestezi de uygulanacaksa çok ince bir iğne ile bu zar da geçilerek subaraknoid boşluğa girilir ve beyin omurilik sıvısının geldiği gözlendikten sonra ilaç verilir.

Epiduralde ise iğnenin arkasından çok ince bir kateter (boru, tüp) girilerek uygun mesafeye kadar itilir ve bu kateter dura zarı çevresindeki epidural aralığa yerleştirilir. Daha sonra iğne çıkartılır ve kateterin dışarıda kalan ucu flasterler ile hastanın sırtı boyunca sabitlenir. Dışarıda kalan uçtan enjektör yardımıyla ilaç verilebileceği gibi sürekli belirli dozda ilaç pompalayan otomatik cihazlar da kullanılabilir.

Kateter yerleştirildikten sonra ilk önce az miktarda ilaç test dozu olarak verilir. Burada amaç olası bir alerjik ya da aşırı reaksiyonun olup olmayacağını gözlemektir. Bu tür bir reaksiyonun olmadığı gözlendikten sonra tedavi dozu verilir. Vajinal doğumlarda genelde spinal anestezi uygulanmaz. Bu nedenle kateter yerleştirilip tedavi dozu verildikten 15-20 dakika sonra anne adayı kasılmaları hissetmesine rağmen ağrı duymamaya başlar.

Doğum uzadığında ve ilacın etkisi azalıp hasta ağrı duymaya başladığında ek dozlar verilir. Bu şekilde doğum gerçekleştirildikten sonra epizyotomi de (vajina girişinin kesilmesi) ek bir anesteziye gerek kalmadan kolaylıkla dikilebilir.

Vajinal doğumu takiben hemen, sezaryeni takiben ise 24 saat sonra kateter çıkartılarak uygulamaya son verilir. Kateterin çıkartılması sırasında hasta hiçbir rahatsızlık duymaz.

Epidural kateter takılması hasta açısından kolay tolere edilebilir, acısız ve rahat bir uygulamadır. Kateterin epidural boşluğu girdiği anda bacakta elektrik çarpmasına benzer bir his oluşması dışında hastaya ratahsızlık vermez. Epidural anestezi uygulamasında en önemli nokta işlemi yapan anestezi uzmanının tecrübesidir.

Genellikle normal doğumlarda doğumun başında değil de rahim ağzı yaklaşık olarak 2-3 cm açıldıktan sonra epidural anestezi uygulaması tercih edilir. Ayrıca ilacın etkili olması için de 20-30 dakika geçmesi gerekir. Dolayısıyla normal doğum yapacak bayanlarda epidural anestezi yapılmadan önce ilk sancıların çekileceği bilinmelidir.

Sezeryan operasyonu için epidural anestezi uygulanacak ise ameliyat sonrasında da bu kataterden ilaç verilerek ağrısız bir ameliyat sonrası lohusalık dönemi geçirilmesi sağlanabilir.

Epidural anestezi uygulandığında herhangi bir bilinç kaybı olmaksızın tam ağrı kontrolü sağlanır. Bu şekilde hem normal doğum hem de, eğer gerek olursa, ilaç dozunu ayarlayarak sezeryanla doğum da yapabilirsiniz. Ayrıca doğum sırasında herhangi bir ek müdahele uygulanması veya dikiş atılması gerektiğinde bunlar da rahatlıkla hekim tarafından uygulanabilir ve ağrısını duymazsınız.

Epidural anestezi ile gebeler kaslarını hareket de ettirebilir ve ıkınabilirler. Bu şekilde doğum olayına da aktif olarak katılmış olursunuz. Böylece bebeğinizi doğar doğmaz görebilir ve kucağınıza alabilirsiniz

Anestezi amacıyla enjeksiyon veya solunum yolu ile verilen ilaçlar bebeğe de geçip onu etkileyebilirken, epidural anestezide kullanılan ilacın kan ile direkt ilişkisi olmadığından bu ihtimal çok azdır.

Size uygulanacak anestezi tipi, genel sağlık durumunuz ve uygulanacak olan işlemin cinsine göre belirlenir. Ve elbette sizin tercihiniz de mutlaka göz önünde bulundurulur. Örneğin kimi bayanlar sezeryan olacak iseler epidural anestezi yerine uyumayı tercih edebilirler. EPİDURAL ANESTEZİNİN YAN ETKİLERİ VAR MIDIR?

Aslında istenmeyen yan etkiler çok nadirdir. Ancak elbette her tip anestezi uygulamasında olduğu gibi epidural anestezide de bazı yan etkiler görülebilir. Bunların arasında en sık görülenleri başağrısı, kas ağrıları ve tansiyon düşmesidir. Çoğunlukla hafif düzeyde ve kısa sürelidirler. Çok nadiren baş ağrıları birkaç gün kadar uzun sürebilir. Anestezistiniz epidural anestezinin risklerini, faydalarını ve istenmeyen etkileri zaten size tüm detaylarıyla açıklayacak ve onayınızı aldıktan sonra işlemi uygulayacaktır. Sonuçta birçok gebe kadın ve doğum doktoru için epidural anestezi, anne ve bebeğe sağladığı rahatlık ve güvenilir olması nedeniyle sıklıkla uygulanmaktadır.

Doğumun başladığı nasıl anlaşılır ?

Doğumun başlaması rahim kasılmalarının başlaması ve rahim ağzının yavaş yavaş açılması demektir. Bazen ağrılar çok da fazla belirgin olmadan halk arasında “nişan” adı verilen sümüksü ve kanlı bir salgı vajinadan gelebilir. Bu rahim ağzını tıkayan ve bebeği gebelik boyunca dış etkenlerden koruyan bir çeşit rahim ağzı tıkacıdır.

Doğum sancılarının en önemli özelliği ise düzenli aralıklarla gelmeleri ve rahim ağzının açılmasına yol açacak kadar güçlü ve etkili oluşmalarıdır. Başlangıçta daha az sıklıkla ancak yine de düzenli gelen doğum sancıları belli bir dönemden itibaren 10 dakikada iki-üç kez gelir ve kasılmalar 45 saniyeyi bulmaya yani uzamaya başlar. Ağrıların şiddeti de zaman içinde giderek artar. Eğer kasılmalarınız belli bir düzene girmişse ve istirahatle geçmiyorsa ve 10 dakikada 2-3 kez gelmeye başlamışsa artık doktorunuzu bilgilendirme ve hatta hastaneye gitme zamanı gemiştir.

Bazı gebelerde doğum ağrıları başlamadan su kesesi açılabilir. Bu durumda çok geçmeden ağrılar da başlayacak demektir. Eğer böyle bir durum söz konusuysa ve ağrılar 24 saat içersinde başlamamışsa, bebek yeterli olgunluğa ulaşmışsa doğum hekim tarafından başlatılır.

Kısaca söylemek gerekirse; eğer ağrılarınız sık gelmeye başladıysa, suyunuz geldiyse, nişan geldiyse, ya da kanamanız olduysa hemen Doktorunuzu arayınız..

Gebeliğin 28. haftasından itibaren rahimde zaman zaman kasılmalar, sertleşmeler meydana gelir. Bunlar normaldir ve genellikle ağrısızdır.

Ancak bu kasılmalar 37. haftadan önceki dönemde sık sık oluyor, 10-15 saniyeden fazla sürüyor, ve aşağıya doğru bir baskı hissi yaratacak ölçüde şiddetli oluyorsa bunlar erken doğum ağrıları da olabileceğinden dikkat edilmelidir. Vaginal akıntıda sulu bir artış olması da erken doğum açısından uyarıcı olabilir.

Rahmin doğuma hazırlık yaptığı bu kasılma egzersizleri son haftalarda oldukça sıklaşır. Gebeliğin son dönemlerinde rahim neredeyse göğüs kafesine kadar yükselmiş ve basınç nedeniyle nefes almak, uyumak zorlaşmış, hazımsızlık artmıştır. Özellikle akşamları rahim üzerinde elle de farkedilen kısa süreli toplanma, kasılmalar hissedilir.

İlk gebeliklerde doğumdan birkaç hafta önce, sonraki gebeliklerde de genellikle doğumdan hemen önce bebeğin başının doğum kanalına inmesi nedeniyle rahmin yüksekliği 2-3 cm azalır. Bu durum gebe kadında kısmen de olsa bir rahatlama yaratır. Buna karşılık idrar torbasına basınç arttığı için sık idrara çıkma şikayeti artar. Doğumdan bir-iki gün önce hormon düzeyindeki değişiklik nedeniyle vücuttan su atılması ve iştah azalması meydana gelir. Bu nedenle 1-2 kg. kilo kaybı da görülebilir.

Doğumun yaklaştığını gösteren bu belirtiler büyük çoğunluk tarafından farkedilse de her gebe kadınca yaşanmayabilir ya da fark edilmeyebilir.

Planlı sezeryan olacak gebelerde ise sezeryanın zamanı da önemlidir. Genellikle tercih edilen, beklenen doğum gününden 7 - 10 gün önceki dönemdir. Muhtemel doğum gününe mümkün olduğunca yaklaşmak doğacak bebeğin çok daha az problem yaşamasını sağlayacaktır.

Suni Sancıyla Doğum

Zamanı geldiği halde başlamayan doğum sancılarını başlatmak ya da var olan kasılmaları desteklemek amacıyla damardan serum içinde oksitosin hormonu verilmesi işlemine suni sancı denmektedir.

Oksitosin normalde beyinin hipofiz adı verilen bölgesinden salgılanan görevi rahim kasılmaları ile sütün memeden dışarı atılmasını sağlamak olan bir hormondur. Sentetik olarak üretilen oksitosin hormonu damardan serum içersinde düşük dozlarda verildiğinde rahimde kasılmalara neden olmaktadır.

Oksitosin hormonu sadece doğum ağrılarını başlatmak amacıyla değil, devam eden ancak istenilen düzeyde olmayan doğum ağrıolarının desteklenmesi amacıyla da kullanılabilir. Her iki kullanımında da son derece dikkatli olunması gerekir.

Oksitosin nasıl uygulanır?

Oksitosin uygulamasına karar verildiğinde çok düşük miktarlarda oksitosin hormonu yaklaşık yarım litre serum içinde sulandırılıp hazırlanır ve dakikada gönderdiği sıvı miktarı ayarlanabilen bir pompaya bağlanır.

Oksitosinin bir diğer kullanım alanı da doğum sonrası kanama kontrolüdür. Doğumdan sonra yüksek dozlarda verilen oksitosin rahimde kasılmaya neden olmakta ve dolayısı ile kanamanın azalmasını sağlamaktadır.

Oksitosin verilmesi başladıktan sonra doz her 15-20 dakikada bir yavaş yavaş arttırılır. Amaç düzenli ve etkili rahim kasılmalarının sağlanmasıdır. Burada hedeflenen her 2-4 dakikada bir gelen ve 40-50 saniye kadar süren düzenli rahim kasılmaları elde etmektir.

Monitörde bu tür kasılmalar saptanıncaya kadar dakikada verilen damla sayısı giderek arttırılır ancak belirli bir dozun üzerine çıkılmaz. Ayrıca oksitosin ile suni sancı oluşturulurken hem anne hem de bebek çok dikkatli bir şekilde takip edilmelidir.

Suni sancı verilmesi çok aşırı ağrıya neden olur mu? Suni sancı ile oluşan kasılmalar doğal kasılmalardan daha sık, daha düzenli ve daha şiddetlidir. Suni sancı ile doğum yapmış anne adaylarının %80'inden fazlası bu şekilde elde edilen kasılmaların daha fazla ağrıya neden olduğunu bildirmektedirler. Ancak başka bir bölümde detayları verilen ağrısız doğum (epidural anestezi) uygulanması durumunda kasılmaların yarattığı rahatsızlık hissedilmeyecektir. Hastaneye geldiğinizde öncelikle hekiminiz tarafından muayene edilmek için doğumhaneye alınacaksınız. Ağrılarınızın sıklığı da bu arada değerlendirilecektir.

"Tuşe" adı verilen bu muayene çok önemlidir: Elle yapılan bu muayenede rahim ağzının ne kadar açıldığı ve kısaldığı, yumuşaklığı, gelen kısmın bebeğin başı mı olduğu ve hangi pozisyonda olduğu, su kesesinin açılıp açılmadığı gibi noktalar araştırılır. Ayrıca daha önce yapılmadıysa doğum kanalı da muayene edilerek normal doğuma engel bir durum olup olmadığı, yani kemik yapının (çatının) özellikleri değerlendirilir. Bu muayenenin hemen ardından bebeğin kalp atımları ile rahim kasılmaları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla kardiyotokografik inceleme yapılacaktır.

Bu muayeneler sonucunda doktorunuz aslında gerçek doğumun henüz başlamadığını düşünürse ve bebeğin değerlendirilmesinde de sonuç normalse sizi tekrar evinize geri gönderebilir. Bu sizin gereksiz yere saattlerce hastanede kalmamanız için verilecek bir karardır. Özellikle ilk doğum yapacaklarda doğum ağrıları aslında başlamasa da anne adayı tarafından başladı zannedilebilir. Bulgular gerçek doğumun başladığını gösteriyorsa artık doğuma kadar hastanedesiniz demektir. Doğumhane kıyafetinizi giyip odanıza ve yatağınıza geçebilirsiniz.. Hekiminiz eğer gerekli görürse kan ve idrar tahlili isteyecektir. Şimdi sıra doğuma hazırlığın önemli bir aşaması olan lavmana geldi. Lavman, barsakta biriken dışkının dışarı atılmasını sağlar. Bunun önemi büyüktür, zira doğumun ikinci evresinde ıkınmalar esnasında istemeden dışkı dışarı çıkıp ortamın hijyenini bozabilir ve bebeğin başına bulaşabilir. Ayrıca lavmanın doğumu hızlandırıcı özelliği de vardır. Eğer isterseniz ve suyunuz henüz gelmemişse ağrılar süresince odada veya koridorda dolaşmanızda bir sakınca yoktur. Genellikle acil durumlar da düşünülerek anne adayının bu dönemde gıda almasını ve özellikle de katı gıda almasını biz hekimler istemeyiz. Çünkü sezeryan ihtimali ortaya çıktığında midenin boş olması önemlidir. Eğer doğum öncesi dönem uzun sürerse ve bitkin düşerseniz hekiminiz size şekerli su içeren serum takılmasını isteyecektir. Bu arada kasılmalarınız esnasında derin nefes alıp vermeniz bebeğe giden oksijen miktarını artıracak ve ağrıları daha hafif hissetmenize yardımcı olacaktır. Hekiminiz doğumun ilerleyişine göre sizi 15 dakika ile 1 saat arasında değişen sıklıklarda muayene edecek ve doğumun ilerleyişini değerlendirecektir...

Doğumdan Sonra

Normal bir doğumdan sonra anne birkaç saat içersinde yatağından kalkabilir ve ihtiyaçlarını görebilir. Aslında zaten doğum sonrasında erkenden ayağa kalkmak ve hareket etmek birçok açılardan da faydalıdır. İlk 4 saat içersinde annenin idrarını yapması istenir. Bu aynı zamanda rahimin toparlanması ve daha az kanama için de gereklidir. Annenin erkenden hareketlenmesi hem kan dolaşımının normale dönmesi ve böylelikle damar tıkanıklığı olasılığının azaltılması hem de bağırsakların iyi çalışması için gereklidir. Genellikle özel hastanelerde normal doğum yapan anneleri hekimler 24 saat içinde taburcu etmektedir, ama bu annenin günlük yaşantısına hemen başlayacağı anlamına gelmemektedir. Doğumdan sonra ilk günlerde, anne yorulmamalı ve dinlenmelidir. Doğumda harcanan enerji az bir enerji değildir. Ayrıca yeterli dinlenme sağlanamazsa kanama ve ağrılar da artabilir. Lohusalık dönemi ve sorunları hakkında daha detaylı bilgi edinmek için lütfen tıklayınız. Ev işlerini ve eğer varsa diğer çocukların bakımını eş, akraba, arkadaş ya da yakın komşularla paylaşmak doğum yapan annenin işini oldukça kolaylaştıracaktır. Annenin destek alamadığı durumlarda ise önceliği bebeğe ve kendisine vermesi gerekir. Anne olmak kadının hayatında gerçelten çok büyük bir değişikliktir. Doğumdan sonraki ilk günlerde bazı anneler nedensiz üzülebilir ve aniden ağlamaya başlayabilirler. Bu tür davranışlar belli bir dereceye kadar pekçok yeni anne için normaldir. Ancak kişinin kendisinin üstesinden gelemeyeceği kadar yoğun yaşanırsa profesyonel bir yardım almaktan çekinilmemelidir.

Doğumdan Sonra..

Pekçok kadın doğum sonrasını artık rahatlayacağı ve gebelikte yaşanan sıkıntıların biteceği bir dönem olarak düşünür. Gebelik sona ermiş, beklenen doğum olmuş ve yaşantınıza, ailenize arzulanan yeni küçük bir insan daha katılmıştır. Oysa anne ve bebeğin birbirine alışması, birbirini tanıması ve anlaması anneye diğer günlük yaşantısının yanında pek çok yeni sorumluluklar getirmiştir. Bu süreçte anneler çoğunlukla kendilerini unuturlar. Oysa annenin sağlığı, bebeğinin sağlığını ve mutluluğunu doğrudan etkilemektedir. Her annenin doğum yaptıktan sonra bebeğini kontrol ettirdiği gibi, kendisini de sağlığı açısından kontrol ettirmesi gerekir. Doğumdan sonraki bir ay içinde lohusanın doğum sonu kontrolü mutlaka yapılmalıdır. Doğumdan sonra ilk yıkanmalar ayakta duş şeklinde yapılmalıdır. Eğer epizyotomi yani dikişli doğum olduysa 3-4 gün dikiş yerine su değmemesinde fayda olduğundan vücut silinip saçlar yıkanabilir ve dikiş yeri doktorun önereceği ilaçlı sularla tuvalet sonrasında temizlenir. 3-4 gün sonra ayaktan duş şeklinde banyo yapılabilir. Sezeryanlı doğum sonrası genellikle 4. ya da 5. günde dikişler alınır ve daha sonra duş yapılabilir.

2 görüntüleme

© 2023 by Massage Therapy. Proudly created with Wix.com

  • w-facebook
  • Twitter Clean